RIZIK PEŞİNDE

By in Din - Mitoloji, Hayat on 22 September 2017

“Bana anlattıklarına göre”, diye konuşmaya başladı tüccar, “sen bilge biriymişsin, ama bir tüccarın yanında iş arıyormuşsun kendine. İş aradığına göre, geçim sıkıntısına düşmüş olmalısın?”

“Hayır” diye cevapladı Siddhartha, “sıkıntıya düşmedim, şimdiye kadar da asla maddi sıkıntı içinde yaşamadım. Şunu bilmeni isterim ki, Samanaların yanından geliyorum, uzun zaman onlarla birlikte yaşadım.” 

“Samanaların yanından geliyorsun, nasıl maddi sıkıntı içinde olmazsın? Samanalar parasız pulsuz insanlar değil midir?”

“Demek istediğin buysa, evet, beş parasız biriyim.” diye karşılık verdi Siddhartha. “Ama kendi gönlümle istedim böyle olmayı, yani sıkıntı içinde sayılmam.”

“Peki, elinde avucunda olmadığına göre, neyle geçineceksin?”

“Bunu düşünmedim henüz, Sayın Kamaswami. Üç yılı aşkın bir süredir param yok, ama neyle geçineceğimi asla düşünmüş değilim.”

“Öyleyse başkalarının parasıyla geçindin?”

“Belki öyle oldu. Ama sayın tüccar Kamaswami’nin kendisi de başkalarının parasıyla geçiniyor.”

“Doğru söyledin. Ama başkalarının parasını bedavadan almıyor, karşılığında onlara mal satıyor.”

“Gerçekten öyle anlaşılan. Herkes alıyor, herkes veriyor, hayat böyle.

“Peki, paran olmazsa ne vereceksin, söyler misin?”

“Herkes kendinde olan şeyi verir. Savaşçı güç verir, tüccar mal, öğretmen ders, köylü pirinç, balıkçı da balık.”

“Çok güzel. Peki, senin verebileceğin şey nedir? Bildiğin meslek, elinden gelen iş nedir?”

“Düşünebilirim. Bekleyebilirim. Oruç tutabilirim.”

Yukarıdaki satırlar Hermann Hesse’nin 1946 yılında Nobel ödülü kazandığı kitabı Siddhartha’nın, Kamuran Şipal çevirili Can Yayınları baskısından. Hesse bu satırları yazarken dünyanın kendi zamanından çok daha kötüye gideceğini tahmin edebiliyor muydu acaba? Geçimini dert etmeden değil ömrünü, bir gününü dahi geçirebilen kaç insan kalmıştır ki bu hayatta?

Yıllar evvel çalıştığım iş yerinin kapanma durumu söz konusu olduğunda, insanların nasıl telaşa düştüklerini hayretler içerisinde izlemiştim. Başkası dara düşünce “Rızık Allah’tandır, kaygılanma” diye teselli edenler, kendi nefislerine gelince ne yapacaklarını şaşırmışlardı.  İşte o zaman anladım ki; bir iman etmek vardı, bir de iman ettiğini sanmak. Çünkü gerçek iman edenler, evrendeki tüm canlılara rızkını dağıtan Yaradan’a sığınıp geçim derdi için tasalanmazlardı. Oysa Rabbim apaçık bildirmemiş miydi: “Allah dilediğine rızkı genişletir- yayar ve daraltır da. Onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta’dan başkası değildir.”  (Ra’d suresi, 26. ayet)

Sanmayın ki günümüzde putlar yok. Hz. İbrahim’in kırdığı putların yerinde şimdi yenileri var: Para, makam, mevki… Hepsi de bu yalan dünyanın oyuncakları. Hangisi gerçek mutluluğu verebilir ki insana? Oysa Siddhartha’nın sahip olup da insanoğlunun burun kıvırdığı üç büyük erdem tüm yaraların merhemi değil mi, aynı zamanda gerçek mutluluğun kaynağı? Düşünmek. Beklemek. Oruç tutmak.

Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de defalarca sormaz mı kullarına düşünmez misiniz diye? Çünkü düşünmek; görmek, idrak etmek ve şükretmektir aynı zamanda. Şükreden bir kul nasıl mutlu olmaz ki? Beklemek ise sabretmek değil midir? Sabretmek ise imanın yarısı, cennetin müjdeleyicisi… Oruç tutan insan ise; nefsini köreltir, dünya zevklerine meyletmez ve en önemlisi Allah’tan başkasını kendisini Rab kabul etmez.

Melike Çelik
instagram:@mlkcelik

 

(Bu yazı  23.09.2017 tarihinde Kayseri Hakimiyet Gazetesinde yayınlanmıştır.)

(Visited 108 times, 1 visits today)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *